Suç ve caza denince ilk akla gelen kuşkusuz Dostoyevski ve bu adı taşıyan romanıdır.

Bu romanı eşsiz bir klasik kılan nedenlerden ilki, bence, seçilen konunun “ezeli ve ebedi”, dolayısıyla evrensel olmasıdır.

Varoluşundan beri insanlığın, özü değişmez ve hiçbir zaman yok olmayacak sorunsallarından biridir bu.

Bir diğeri ise bu sorunsalın, nitelikli roman ve yazınsallık özelliklerinden sapmaksızın bilimsel ölçülerde ve derinlemesine irdelenmiş olmasıdır ki, başka yazarlar aynı konuda yazma gereği ve/ya cesareti göstermemişlerdir.

Romana konusunun özü ilk bakışta basit bir polisiye olay; biri kararlaştırılmış, diğeri “zorunluluktan” işlenmiş iki cinayettir. Ancak, buzdağının bu görünen yüzünün altında, temel ve evrensel bir sorunun sorgulanması, yanı sıra da akıl-vicdan çatışmasının derinlemesine irdelenmesi yatmaktadır. Romanın derinlikli gövdesini, sorunsalın tüm yönleriyle, yetkinlikle, incelikle ve yazınsal ustalıkla işlendiği, buzdağının su altındaki bu bölümü oluşturmaktadır.

Cinayet, tüm insanlarca, dinlerce, yasalarca kötü sayıldığı, suç sayıldığı ve cezalandırıldığı

DİNLER ve CİNAYET

Cinayet, tüm insanlarca, dinlerce, yasalarca kötü sayıldığı, suç sayıldığı ve cezalandırıldığı halde, neden hep işlene gelmiştir, işlenmektedir ve olasılıkla hep işlenecektir?

Kanımca bunun temel nedenlerinin başında “kötülük” kavramının göreceli, bakış açısı ve algı olarak değişken olması gelmektedir.

Hiçbir insan “kötü” olarak doğmadığı gibi, kimse kendini böyle tanımlamaz, kötü olduğunu kabul etmez. Normal(de) hiç kimse “hadi bir kötülük yapayım” diye yola çıkmaz veya “şuna bir kötülük yapmak istiyorum” diye eyleme geçmez.

Maddi veya manevi çıkar çatışmalarında bir taraf yaptığını iyi ve doğru bulurken karşı taraf kötü ve yanlış bulabilir ve kendi açısından ikisi de haklıdır.

Birinin yaptıklarının ve kendisinin kötü olduğu yönünde çok kişi ortak görüşte olsa bile o kişinin “dünya iyisi” olduğunu savunacak yakınları, sevenleri olabilir.

Bir anlık öfke ile işlenen cinayetlerde bile, öldüren, en azından o an için, öleni “ölümü hak eden” olarak görebilir. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’da özellikle seçmiş olabileceği “tasarlayarak öldürme” ve yanında istemsiz ikincisi çok daha düşündürücü, geniş anlamlı ve incelemeye değerdir.

Böylesinin, üzerinde durmaya değer iki yanlı özelliği söz konusudur: birincisi, yukarıda belirttiğime benzer biçimde, öldürme tasarlayan, bunun kötülük olmadığına, tersine, doğru ve haklı olduğuna kendini inandıracağı gerekçeler bulmakta, başka deyişle yapacağı eyleminin kuramsal temelini oluşturmaktadır.

Öldüreceği kişinin bunu hak ettiğine, öldürülmesinin haklı, doğru hatta yararlı olduğuna inanacağı sav ve gerekçeler kuramının temel öğeleridir. Raskolnikov’un tasarısı, kendi oluşturup inandığı “kuramı” ona uygun olarak işlediği cinayetler “pratiği”, vicdanın ve başka etmenlerin devreye girmesiyle başlayan sorgulama ise (kendini) “yargılamayı” temsil eder.

Bu yargılama, akıl-vicdan çatışmasını, bir tür “teori ve pratik” karşıtlığını ortaya çıkarır; sonuçta, kuram (teori) olarak pek parlak ve çekici gelen düşünce ve tasarımların uygulama (pratik) sınavında bu özelliklerini yitirebileceği hatta iyilik öngören bir kuramın uygulamada kötülüğe dönüşebileceği görülebilir.

Bunun siyasi ve toplumsal yaşamda çokça olumsuz hatta acı örneği bulunmaktadır. Evdeki hesabın çarşıya uymaması gibi…

RASKOLNİKOV

Kuram-uygulama karşıtlığı, bireysel düzeyde Raskolnikov’a olduğu gibi bir akıl-vicdan çatışması ve sorgulamasına, bunun mikroplarla savaşan vücuttaki gibi ateşli hastalığa dönüşmesine yol açabilir. Burada can alıcı bir nokta şudur: “Vicdan azabı (duymak) için öncelikle vicdan (sahibi olmak) gerekir.” (Söz Uçar kitabımdan.)

Uzun süreli ve sancılı bir iç çatışma yaşaması Raskolnikov’un vicdansız olmadığının göstergesi sayılabilir elbet. Ancak, neredeyse tanığı ve kanıtı, hatta belirgin ipucu bulunmayan cinayeti, vicdan azabı nedeniyle kendiliğinden itiraf etmediği dikkate alınırsa değişik bir değerlendirme gereği doğar.

En başta, Raskolnikov’un kendi geliştirip inandığı, “öldürdüklerinin bunu hak ettiği” teorisi, yani aklı, vicdanıyla çatıştığı sürece onu frenlemiştir. Korku gibi psikolojik bir etmen de hesaba katılabilir. İtiraf etmek zorunda kalmasında bu durumun yarattığı bocalamaların izlerini süren polisin, onun verdiği açıklardan yürüyerek çemberi giderek daraltması da etkin olmuştur.

Raskolnikov’un işlediği cinayetler bireyseldir ve yasalarca suç olarak tanımlanan bir eylemdir. Bunun, bir de toplumsal biçimi vardır ki uygulandığı ülkelerde ve dönemlerde suç olması bir yana hukuka ve yasalara uygun görülmüş, toplumlarca içselleştirilmiş, desteklenmiş hatta alkışlanmıştır, günümüzde de uygulayıcıları ve yandaşları vardır.

Bu da, idam yani ölüm cezasıdır.

Bu en eski cezanın tüm uygulama biçimleri ürpertici ve insanlık dışıdır. Üstelik adaleti, telafisi olanaksız yanlışlarla sakatlama olasılığı vardır. Ayrıca hem suçun hem de cezanın göreceli ve değişken olduğunun örnekleri, bireye verilmeyen “öldürme hakkının” kamu otoritesine tanındığı bu alanda çok daha belirgindir.

Bazı toplumlarda veya dönemlerde olağan ve yasal sayılan bazı tutum ve eylemlerin başka toplumlarda ve dönemlerde suç sayılması ve bir ya da daha çok kişinin ölüme mahkûm edilmesi en açık örnektir. İnsan haklarına aslında aykırı ancak yasalara uygun böyle bir cezanın haksız olduğu ortaya çıksa bile telafisi olmadığı gibi sorumlularından hesap sorulması da çok görülen durumlardan değildir. Burada tersi bir işleyiş de olabilir; haksız ölüm cezası verenlerin sorumluluktan kurtulduğu, buna karşılık güç ve ortam değişikliği nedeniyle “haklı” olanlardan hesap sorulduğu durumlar da görülebilir.

Ortada ölüm varsa bence haklı gerekçe olamaz, ancak dönemin yasalarına ve toplumun yapısına uygun ve güçlü gerekçelerden söz edilebilir.

Terazisi doğru tartıyorsa, suç ve ceza orantılı ise, yasalar ayrımsız herkese eşit uygulanıyorsa ve yanlışı düzeltme olanağı bulunuyorsa adalet var denebilir, ancak.

Herhangi biri eksikse adalet eksik ve sakattır; hiçbiri yoksa adalet ya sözden ibarettir veya yok hükmündedir. Aynı suçu işleyenlerden yalnızca bir bölümünün cezalandırılması da, “eşit suça eşit ceza” verilmemesi de adaleti zedeleyen uygulamalardandır.

Ne yazık ki tarih boyunca ve “yasalar önünde herkes eşittir” ilkesinin anayasalara girdiği günümüzde bile eşitsizlik hep var olmuştur ve sürmektedir.

Uygulamada sınıfsal ve siyasi ayrımcılık başta olmak üzere eşitsizlik yaratan pek çok etken bulunmaktadır. “Hukukun üstünlüğü” olan toplumlarda bile terazi hassas biçimde tartmayabilmektedir.

Gelişmişlikte geri kalmış toplumlarda eşitsizlik, hukukun üstünlüğünü tersyüz edip üstünlerin hukuku durumuna getirebilmektedir. “Hukukun üstünlüğü” olmayan toplumlarda gerçek bir adaletten söz etmek olası değildir.

Adaletten yoksun toplumların varsıl ve mutlu olması, gelişmesi de oldukça güçtür. “Adalet mülkün (devletin) temelidir” sözü önemli ve değerlidir.

Ne yazık ki günümüzde adalet, öyle olması gereken ve istenen biçimde devletin temeli olmayabiliyor. Dünyada adalet olmadan ayakta duran devletler vardır.

Çünkü devletlerin yıkılması her zaman, ülkenin işgal edilmesi, parçalanması, o devletin ortadan kalkması biçiminde olmayabiliyor. Adaletsizliğin, devletin (ülkenin) geri kalması, bağımsızlığını ve saygınlığını yitirmesi, başka ülkelerin sömürü alanı ve oyuncağı olması, kuklalaşması gibi sonuçlara yol açması kaçınılmazdır ve dünyada örnekleri çokçadır.

Derine inilirse, sınıflı toplumlarda yasalar hukuka uygun olsalar bile mutlak bir adaletin varlığı öne sürülemez. Çünkü her dönemde ve her yerde hukuk, egemen sınıfın hukukudur; yasalar da bu hukuka uygun düzenlenir. Yasaların kimden hangi oranda yana olduğunu, toplumun gelişmişliği, sınıflar arası çatışma ve güç dengesi ile belirlenir.

Bu genel çerçevenin dışında kalan ve hukukun da, yasaların da umarsız kaldığı durumlar da vardır ve bu yazının bir amacı da bunlara dikkat çekmektir.

Öyle suçlar işlenebilir ki, ceza yasalarının öngörebileceği en ağır ceza bile onları karşılayamaz, hafif kalır, yasaları çaresiz bırakır. Yasalar eskisi gibi insanlıktan çıkmayı onaylayıp sürekli işkence öngöremeyeceğine göre, uygulanabilecek en ağır ceza idam yani ölüm cezasıdır. Kimse birkaç kez öldürülemeyeceğinden bu cezanın katlanıp birkaç kez verilmesi de çözüm değildir. Bu, ancak ceza azaltan af yasaları önünde uygulanabilir bir geçerlilik taşır.

Çok nadir de olsa, uygulandığı kişilerin suçsuz çıkması durumunda geri dönüş olamayacağı için insanca görülmeyen bu ceza, bazı durumlarda suçlunun kurtuluşu olabileceği ve çekmesi gereken cezayı hafifletebileceği için de yanlış sayılabilir. Bu durumda “ağırlaştırılmış ömür boyu ceza” en ağır ceza olmaktadır ki, söz konusu suçlar için çok ama çok hafif kalır, bir anlamda çaresizlikten verilen ceza, ödül gibi görünebilir. Bu, diyelim ki, haciz konacak hiçbir şeyi olmayan, borcu yüksek birine icra göndermek veya çok büyük yolsuzluklar yapan ama edindiği serveti yurt dışına kaçıran birine dava açmak gibidir.

Her iki durumda da uygulanabilir ceza hapistir ancak suçlu öyle büyük çıkar elde etmiştir ki, cezasının bir günlüğü karşılığında bir yıl gönüllü hapis yatacak binlerce yurttaş vardır.

Daha beteri için herkesin usuna gelebilecek örnek Hitler’dir. İnandığı ve inandırdığı bir “dava” uğruna dünyayı kana bulamış, milyonlarca kişinin ölümüne neden olmuş, halkını perişan etmiş, utanç içinde bırakmıştır.

Buyurun bu kötülük ve suçluluk örneğine orantılı bir ceza verelim! İntiharı da, yakalanması durumunda yargılanması ve ne tür olursa olsun “ağır” cezaya çarptırılması da suçunun yanında yok ölçüsünde kalmaz mı?

Peki, bu ve benzeri zalimlerin suçları karşılığında aldıkları cezalar, başka kişilerin suç ve cezalarıyla karşılaştırıldığında tam adaletten söz etmek olası mı?

Ya biri hafif, ya diğeri ağır gelmez mi?

NORVEÇLİ IRKÇI ÖRNEĞİ

Biri bireysel, diğeri örgütlü iki örnek daha: Anders Behring Breivik ırkçı bir katil. 2001 yılında Norveç’te, tasarlayarak ve hazırlanarak, üç silahla, Norveç Sosyal Demokrat Parti yaz kampını basar; hedef gözetmeden dakikalarca tarar ve tam 77 kişiyi öldürür, 242 kişiyi de yaralar.

O da Raskolnikov gibi, yaptığının doğru hatta kahramanlık olduğuna inanmaktadır ve mahkemede ceza değil, ödül beklediğini yine inanarak dile getirir.

Almanya’da ırkçı, Neonazi bir örgüt seri cinayetler işler, yedi yabancıyı tasarlayarak, bilerek öldürür. Liderleri olan kadın mahkemede gülerek zafer işareti yapar, eylemlerini gururla anlatır, över, o da ödül beklentisindedir.

Darbe yoluyla veya demokratik yoldan erki ele geçirenlerin, savaşla ülkeyi tükettiği veya ödünlerle dışa bağımlı duruma getirdiği; zenginliklerini yağmalattığı, ekonomisini çökerttiği, hak ve özgürlükleri iğdiş ettiği, devleti ayakta tutan kural ve yapıları yıktığı, kısacası telafisi uzun yıllar alacak büyük zararlara yol açarak ülkeyi uçurum kıyısına getirdiği, üstüne de övgü ve alkış beklediği, dünyada çokça görülebilen durumlardandır.

Şimdi, tüm ceza türlerini kat kat aşan böylesi suçların yeterli bedeli, orantılı cezası var mıdır, varsa nedir? Yaşadıkları ülkenin uygarlığıyla bağdaşmayan barbarca suçlar işleyenlere uygulanan cezalar “uygarca” sayılmalı mıdır?

Örneğin, Norveç’te idam ve ömür boyu hapis cezası olmadığından, çoklu katil Breivik’e 21 yıl hapis cezası verilmesi, öldürdüklerinin yakınlarını, yaralananları ve yakınlarını tatmin edebilir mi? Kamu vicdanını rahatlatabilir mi?

Ya başka “uygar” ülkelerdeki ırkçı saldırı ve öldürümlere verilen “hafif” cezalar? Yanıt hayır olsa da böyle bir ceza var mı, bulunabilir mi, tek başına adalet kötülerin, zalimlerin işleyebilecekleri sınırsız suçlarla baş edebilir mi?

Olasılıkla “ilahi adalet” beklentisinin nedeni budur, o da bir avuntudur belki de. Mutlak adalet pek olası veya yakın görünmediğine göre, olabilecek en iyi adaleti sağlamayı amaç edinmek insanlaşma sürecine yakışandır.

“Suçsuz ceza, cezasız suç olmaz” mı?

Öyle denir ama ne yazık ki, olur, olmaktadır, korkarım ki hep de olacaktır.

Ali Günay
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)